Hande Kader’in Anısına…

Empati Serisi:1

Düşünsenize, nerde doğmak isterdiniz? Amerika mı? Avrupa mı? Biliyor musunuz, doğabilirdiniz. Türkiye’de doğmak için veya orada doğmamak için hiçbir çaba sarfetmediniz. Sadece biraz şanslı veya şanssızdınız. 

Hep şanslıların hayatını merak eder okuruz, bir de şanssızlıklar var hayatta, mücadeleciler var ve aslında hayatta tam böyle bir yer. Mücadeleciler meydanı. Para, şöhret, bilgi, sağlık, gençlik, seks aklınıza ne gelirse, mücadele etmeden hiçbir şey olmuyor! Gerçi bazen etseniz de olmuyor…

Haydi bugün biraz şanssız olalım; Türkiye’nin doğusunda doğalım, üzerine bir de transeksüel bir ruhla var olalım, kadın gibi hissedelim, daha üç yaşındayken pipimizle oynayıp, etekler giyelim. 6 yaşına geldiğimizde “hop hop Ali, top Ali” sürecimiz başlasın. 12-13’de başlayacak “seni s.kerimler”den bile daha ağırdır travması o “hop hop Ali top Ali” yaşlarının, keşke ilk okul hocaları da bunu bilse… Ama dedim ya şanssızız, o travmalarla büyüdük, “seni s.kerim”leri bile aştık, ergen olduk. Abi ben de insanım, boşalmak istiyorum! E canım erkek çekiyor, onlara kendimi beğendirmek istiyorum. Yav aslında valla ben istemiyorum, bana kalsa oturcam evde dışarı bile çıkmayacağım ama bu kodumun hormonları… Kıllı bir erkek vücuduna, hatta penisine dokunmak istiyorum… Aslında istemiyorum ama istiyorum işte lanet olsun!  Bu yaşa kadar utançla da olsa, bize bir şekilde sahip çıkan ailemizin de gözüne batmaya başlıyoruz. Şanssız yerde doğmuştuk, hem cahil hem anlayışsız aile düşmüş şansımıza, ne yapalım? Ergenlikle beraber türlü travmalarla ailemiz tarafından red edildik; belki dövüldük, belki tecavüze uğradık. Şanssızlığı bu noktada sizin hayal gücünüze bırakıyorum yukarıdaki iki ihtimali de yaşayan binlercesi var!

Param yok, hayatımda belki de ilk defa evimden uzaktayım. Psikolojim gerçekten yerinde değil, hayatım boyunca hor görülme, sevgisizlik, kendimden utanmak dışında hiçbir duyguyu neredeyse tatmadım ya da bu duyguların tadına o kadar çok baktım ki artık güzel tatları unuttum. Bir yanım umutlu aslında, tamam her şey çok kötüydü fakat para kazanırsam bir evim falan olur, belki bir de aşk, neden olmasın ki? Belki herkes gibi olamam fakat kendime ait bir alan tutacak param olursa, kendim olabileceğim bir yer de olur…

Umutluyum ama bir yandan da ağlıyorum, “annem beni özler kıyamaz o bana” diyorum, aklıma “ölsen keşke” dediği geliyor, ben onun pırasalı böreğini bir daha yiyemeyecek miyim yani? Olsun diyorum içimden, umut da var bu yolda diyorum, öyle ya da böyle bulduğum üç beş kuruşla İstanbul’un yolunu tutuyorum. Başka ne yapacaktım ki? Otobüs, televizyonlarda gördüğüm boğazdan geçiyor, büyüleniyorum… Umut var, umut var, içimden tekrar tekrar sayıklıyorum.

Ne yapılır ne edilir derken, yolum Taksime düşüyor, gördüğüm her dükkana giriyorum “ne iş olsa yaparım” diyorum, neredeyse yalvarıyorum. Bırakın peygamberi “Nuh” der gibi olanını bile bulamıyorum. Yarın da aynı, öbürüsü gün de. Kalacak yerim yok, havalar serinliyor, yerde bulduğum 1 Liralarla simit ala ala doyuyorum, beleş tuvalet çeşmelerinden su içiyorum. Yıkanmam lazım, kıyafetlerim ve ben pek iyi durumda sayılmayız. Çocukluğumdan alışık olduğum hor görülmeler, her gün duyduğum onlarca “yavrum seni çok fena s*kerim be!”leri duymamı engelliyor, bir noktadan sonra duyarsızlaşıyor insan. Ama bir noktadan sonra da mecbur kalıyor, tipini birazcık beğendiğiyle; belki duş almak için, belki gerçekten iki lokma yemek için belki de sadece biraz sarılmak için. Her şeyimi kaybettim; ailemi, umutlarımı, arkadaşlarımı, her şeyi. Yabancısı olduğum bir şehirde, iyi bakılan bir evcil hayvanın yarısı kadar değer görmeden yaşamaya çalışıyorum. Birisi bana sarılılabilecek kadar değerli olduğumu hissettirmeli, bunu yapmak için beni s.kecek olsa bile, artık bu sevgisizliğe, yokluğa, değersizliğe katlanamıyorum…

Önce birini deniyorum, anlıyorum ki onu çeken sadece tazeliğimmiş, beni kullanıyor, dövüyor ve bir kenara atıyor. ikincisi de aynı çıkıyor. Üçüncüsü farklı, beni pazarlamaya kalkıyor hayvan! Dördüncüsü uyuşturucu bağımlısı, bu sefer korkup başlamadan uzaklaşıyorum. Beşincisi yok aslında, sokakta her sabah Burger King’e çalışmaya giden bir çocuğa aşık oluyorum, o bunu hiçbir zaman bilmiyor tabii. Sonra 6-7 derken ben de pes ediyorum. Cebimdeki üç beş kuruşla önce Burger King’e gidip özellike o çocuğun kasasına geçiyor ucuz olsun diye tavuklu bir menü söylüyorum, o konuşurken benim içim titriyor oysa o sadece elimde buruşturduğum beşlik ve bozukluklara bakıyor. Bir saniye daha uzatmak için, sesini bir kez daha duymak için ekstra peçete istiyorum, menümü onu izleyerek yiyip çıkıyorum…

Yedinciden bi bok olmayacağını başından anlıyorum, haha artık uzman oldum ayol. Sekizinciyle önce sevgili oluyoruz biraz dövse de iyi adam diyorum başlarda. Sonra aşkım canım cicim ayaklarına beni pazarlıyor, piştim sanıyorum ama daha toyum anacım hemen kanıyorum. Para lazım sonuçta, diğerleriyle yaptığım seks değil ki, hem herif beni seviyor diye başlıyor serüvenim. Böyle çok badireler, çok sevgililer, çok pezevenkler giriyor, çıkıyor hayatımdan. Anlatsam roman olur derler ya hani, tam öyle işte. Azıcık uzaklaşayım, bir terzi falan olayım, normal bir semte taşınayım diyorum. Ustruplu giyinip, orta halli semtlerden biriktirdiğim parayla ufak bir ev tutayım istiyorum. Onlarca kez denedim, daha 1 kez evi görebildim onda da emlakçıda anahtar vardı ev sahibi geldiğinde beni gördüğü saniye “olmaz!” dedi, travestiysen fahişesin üstelik bunun için seks yapmana gerek de yok, bakire Meryem olsan da onlar gözünde FAHİŞSESİN. Tarlabaşı batakhane falan diyorlar ama, en azından kimin ne olduğu kimsenin umrunda değil anacım. Başkasının bardağından su içemeyenler parası kolay diyorlar, midemimizin kaç kez ağzımıza geldiğini, psikolojisini bilmiyorlar.

  Şimdi söyleyin bana; ben doktor, öğretmen, polis, aşçı falan olmak istemez miydim? Ben mi böyle doğmak istedim? Bu kadar acıya, aşağılanmaya rağmen yine de böyle mi olmak istedim?!  Benim bedenim, görmezden gelenin ruhu fahişe. Çocuklara hallenen yaratıkların, hayatıma girip beni bu yola düşüren kardeşleri  fahişe. Hukuk önünde beni yok sayanlar fahişe. Ben kimim ki? Top oldum, ibne oldum, travesti oldum, şimdi de fahişe deyin bana artık koymaz. Ya siz? Siz de sıfatınızı duymazdan gelebilecek misiniz? Asıl fahişe sizsiniz!

—————————

  İnsanları ötekileştiriyoruz ama o ‘öteki’ ne yaşadı bilmiyoruz. “Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar” -Nietzche. Yolda ağlayan kızın, köşede dilenen kadının, kendini satan fahişenin ya da karşı kaldırımda kahkaha atarak yürüyen kadının hangi müziği duyduğunu bilmiyoruz. En acısı da suçu hiç kendimizde aramıyoruz. Hiç aklınıza geldi mi? Travesti bir trafik polisi neden yok? Çok basit bir soru ama cevabı gerçekten yok, günlerce düşündüm yok. Ben Hollanda’da bunun bir örneğini gördüm, on gün boyunca otelimin çaprazında düzenli duran kadını gözlemledim inanmayacaksınız ama diğer polislerden bir farkını göremedim!!! 

Ötekileştirileni devlet desteklemez, kamu anlamazsa, aileler bağrına basmaz, bizler dalga geçersek, bu insanlar nasıl ayağa kalkacak? Kendi ellerimizle onları fuhuşa kadar gidebilen yollara itip, sonrada ben orospuya ev vermem demeye daha ne kadar devam edeceğiz?

  Bu iki yüzlülük ne zaman son bulacak ? Ne zaman sizin Avrupa’da, Amerika’da doğmanıza izin vermeyen şans faktörünün, onların da bu ruhta doğmasına sebep olduğunu anlayacağız? Ya da soruyu şöyle soralım; daha kaç tanesi yaşarken ölüp, kaç tanesi kendisini köprüden atmaya giderken videoda amacını açıklamasına rağmen, taksici tarafından engel olunmaya tenezzül dahi edilmeden ölecek. Kaçı daha yakılacak, bıçaklanacak, camdan atılacak ve nefret cinayetine kurban gidecek? Umarım her sülale kendi içinde bu gerçekle tanışmadan önce toplum olarak yüzleşmeyi başarabiliriz.

Unutmayın ve tekrarlayın; BEN TRAVESTİ DEĞİLİM AMA OLABİLİRDİM DE !

NOT: Bu itici başlıktan ötürü bütün trans bireylerden özür dilerim. Başlık görmezden gelenler bu sefer görmezden gelmesinler diye özellikle seçildi. Yanınızdayım.

Uzm. Klinik Psikolog Enki